SÜPER ZEKA OLMAK

    Hayatım boyunca pek az öğrenciyle özel ders yapmışızdır. İlk zamanlar öğrenme azmi olanlar varken, kırk yaşlarıma geldiğimde daha çok kişiliğime merak saranlar oldu: Nasıl süper zeka olmuşum? Süper zeka olmak için ne yapmak gerekir? En kısa zamanda ve en basit şekilde nasıl zekamızı maksimum seviyeye çıkarırız? Yeme ve içme ile süper zeka arasında bir ilişki var mı? Hangi dersler ya da oyunlar süper zeka olabilmek için yardımcı oluyorlar? Süper zeka olmak için büyücülerden yardım almak mümkün mü? Hipnoz ile zeka artırıla bilir mi? Çileye girmek zeka için iyi gelir mi? Adamın annesi çileye girerse oğlu süper zeka olur mu? Yok daha neler...

    Delikanlının en belirgin özelliği sağ elinin parmakları arasında dolanan kurşun kalem! Adeta kalp atışları ile aynı periyotta dönüp duruyor. Durmadan dinlenmeden mihaniki bir şekilde biteviye dönüyor kurşun kalem. Neden diyorum, neden bu hareket bu kadar önemli? Acaba azıcık otistik mi? Durup dinlenip azıcık nefes alıp hayıflanıp tekrar soruyor: "Nasıl süper zeka olabilirim?" İçimdeki billur kalbin köşelerinde bir arı konmak için yer arıyor sanki. Tıkanıyorum, gözlerim doluyor, çaresizlik baltasını boynuma defalarca indiriyor. İhtiyacı olan birine nasihat verememek, adam yerine konduğumda çare olamamak eritiyor beni. Daha bir camlaşıyor tüm göğüs kafesim, çaresiz arı içinde daha bir çaresiz dönüyor, tırmanıyor ama tırmanamıyor, düşüyor ama düşemiyor, tutunmak istiyor ama tutunamıyor, aç ama yiyecek bulamıyor, biteviye uçmaktan sönümlenen bir vaveylanın içinde boşluğa karışıyor. Baktığım her soru bildik, her geometri şekli tanıdık, her fizik sorusu bilmem kaçıncı kesin sonuca ezbere uçuyor, her kimyasal olay tırnaklarım kadar kolayca görebileceğim açıklıkta ama bir soru yoruyor işte. Sanki ben biliyorum "Nasıl süper zeka olurum?" sorusunun cevabını da hasedimden vermezmişçesine suçluluk duyuyorum. Mahkeme salonundaki kör hakim kürsüye çağırıp ensemi sıvazlıyor. "Sen bizim evladımızsın, korkma, bilseydin elbette söylerdin!" Hayır yav, bu sorunun cevabını verebilmek için mazimi bir kere daha baştan yoklayayım!

    Muttaliplerin oradayız. Atmaca misali birisi var orada: Veli Karagülmez. Herkes bir başka ama o daha bir başka. Tahtakülah Emminin Oğlu Mehmet var. Amcam ve diğerleri var. Sağ baldırımda bir pişirgeç yanığı sızlıyor ama eğilip doğrulup herkesle beraber ben de bir şeyler söylüyorum. Tam bana göre şaplacık yapılı bir post parçasının üzerinde oturuyorum. Herkese tek tek bakıyorum. Dönüşte ablaların kucağında geçiyorum yolun çoğunu. Irık Kadının evinin ardında soluklanıyorlar, Bilalların köşede annem karşılıyor bizi. Sarılıyor, kucaklıyor eve götürüyor. Herkesler orada ve ne öğrendiğimi merak ediyorlar. Sübhaneke duasını bir tamam okumuşum. Ağlamış annem, sarılıp dua etmiş Allah'a.

    Caminin yapısı oldukça farklıydı. Girişte "sayfant" dediğimiz bir asma kat vardı tahtadan. Biz orada okurduk. Perşembe öğleyin pazarlıklar götürülür, Cuma tatil olduğu için hoca sadece derlerdi.  Elimde bir "cüz" ama nedense hiç okuyamazdım. Kocaman kafalı, asker tıraşlı, kırmızı yüzlü, ağır batarya "Koca Hoca" ya da "Osman Aga" ban her oku deyişinde cüze bakardım. Dizlerim kırılsa da diz üstü oturuşumu bozmaz, oturduğum konumda cüzdeki yazıları göremezdim. Orada yazı yoktu ki okuyayım! Hocadan ders almak demek, gözü kapalı cüze bakarak okumak demekti sanki. Sonra sağ yanığımda bir yanma, kulaklarımda bir şaklama sesi, yavaş ve tok bir tonla okunan ders vardı. Aynı derste asla üçüncü kez olmazdı. İkinci derste bir önceki derste hocanın okuduğu tona yakın ve aynı sürede okurdum her şeyi...

     Avlumuzun sağında Musa Dedemin solunda Aşıkların Oda vardı. Odaya gidenlerin çoğu askerden gelenlerdi. Köyde kiralık yer olmadığı için köy odası aynı zamanda Koca Hoca'nın evi oluyordu. Babamın kucağından indiğimde dedemin yanına oturma hakkım vardı. Kıraat ile mevlit kitabını okuyan otuz dayımın aksine ben çok hızlıydım. Annemden öğrendiklerimi orada tekrar ederdim: "Sevdim, sevdim, sev Ahmet. Çok sevdiğim Muhammet..." diye başlar ve devam ederdim. Küçük cebime kerpiç duvara gömme dolaptan bir avuç kızıl üzüm doldurulur ve dışarı gönderilirdim.

    Her yerleri yıkılmış, ağaçları, kamışları, balasırları yağmalanmış dedemin yurdunu. bin sekiz yüz liraya almıştı babam. Ortada bir hanay, doğusunda bir ahır bir çardak, ortada bir dam olan bir avlunun doğusu kuru kale duvarla bölünmüş bir harabelikti ilk evimiz. Gece dışarı çıktığımda harabelerin gölgeleri büyür, karanlığın arasına saplanan gözlerim kalbin durup kulaklarımda kalp atışlarımı duyacak kadar sessiz hareket ettiren beynimi aldatırdı hep. Elindeki en büyük silahı olan "çekme kızılcık" sopasını atan babam inşaat yapmaya girişti. Önce avlu kapısını taşla örüp dedemin avlusuna yol açtı. Ardından bahçe duvarını tamir edip IZGIN ekti oraya. Bembeyaz çiçekleriyle tam bir böcek cenneti olmuştu orası.

    Kahve içmek istediğinde dedemden fincan istemeye giderdim. Karanlık akşamlarda gidip gelirken fistanımın cebinden düşerek kırıldılar birer, birer ve sonunda taş olanı da aynı akıbete uğradı. Bakkal Baytar'a gitmek de bir alemdi. Ya ne alacağımı unutur, ya aldığı almadan döner, ya götürdüğüm eşyaları unutur dönerdim. Camgözlerin aradan geçerken duvarın arkasında havlayan köpek, bazen de Kopukların evin önünden geçerken kuyruksuz güdük kancık aklımı aldığı için olmalıydı bunlar. Annem asla beni suçlamaz ama her unutkanlığımın ardından ağlardı bir yerlerde. Sonra da çileye girmeye karar verirdi.

    İki evliya kardeşin bir öbürü kadar keramet gösteremeyince anneleri bu durumun sebebi olarak oğluna hamileyken işlediği kusurları hatırlayıp çileye girmiş, evliya da keramet göstermeye devam etmiş. Çile deyince benim aklıma bakkaldan aldığım biri ak diğeri kara çileler gelirdi ama annem onlara nasıl girecekti acaba? Babam izin vermezmiş zaten. Ama bir yol bulmuştu ve onu uyguladı. İçeceğim suyun içine bin kere besmele çekip üflemiş. Bir başka gün ise bin kere Allah kelimesini söylemiş. Sonra "Yetiş ya Muhammet, yetiş ya Ali diye dua etmiş. Merdi meydan, Şahımerdan, Hayberin Efendisi, Zülfikar'ın Sahibi, Düldülün Binicisi, Erenlerin Piri, Hasan ile Hüseyin'in Babalarından imdat isteyip kaza namazlarını tamamladı. Dönüp yüzüme bakarak bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalışarak dualarına devam etti. Yemeklerimi özenle hazırladı, en beğendiği kısımlarını herkesten gizli yedirdi. Mahalledeki bütün annelere götürdü. Paşaların kızı, Fırtışın Hanımı Sultan Halaya, Usta Musa'nın Kızı, Cambazın Gelini Gülüzara, Fadilinin Kızı, Topçunun Anası Ayşe Dudu'ya... Oğlu kızı akıllı ve annemden yaşlı hemen her anneye gittik ve hepsinden mutlaka hayır dualar aldık. O ara enteresan bir gelişme oldu.

    Üç ile beş yaş arasında olması kuvvetle muhtemel bir olay esnasında Akşehir'den bir ağır ceza reisi gelmiş. Onca kalabalığın arasından beni fark edip kucağına almış. "Aman bu çocuğa iyi bakın, istikbali var, bu çocuk aslan olacak!" diye kehanette bulunmuş. Annem de benim aklı başında bir memur olabilmem konusunda dua etmiş.

    Babam eski ahır ve samanlığı yıkıp büyük bir samanlık yapmaya karar vermişti. Taşların arasından bulduğu kocaman keneleri bana gösterir sonra sorardı: "Ya gel burada benimle çalış, ya da git yirmi sayfa oku!" Yirmi sayfa okumak mı? Bana binlerce yıl alacak bir süre gibi gelirdi. Yine de yirmi sayfa okurdum ama aynı sayfayı yirmi kere... Sonraları elli yüz sayfa dediği zamanlarda da aynı şeyi yapardım ama okumam bir türlü ilerlemezdi... Bir gün çocukluğum sona erdi.

    Kuzören köyüne gidip Gazi amcamın düğününü yapacağız. Adaçala varmadan dev akbabaları gördüğümüzü hatırlıyorum. Yıl bin dokuz yüz elli sekiz olmalıydı. Kuzören Köyü içinde gezinirken Kemalin Dede beni buldu. Haydi gel seni bekliyorlar! Herkesler bir odanın içinde kocaman gülümsemeler ile bana bakıyor: "Haydi Mustafa! Anlat bakalım baban nasıl evlendi?" O güne kadar defalarca anlatmıştım. Bu defa yapancıların içindeydim ve benden babamın evlenmesini anlatmamı istiyorlardı. Babam evlendikten üç yıl sonra dünyaya gelmişim. Bu durumda babamın evlendiğini nasıl hatırlardım? Bir anda aklım başıma gelmişti. "Nereden bileceğim yav, ben doğduğumda babam askerdeymiş. Evlenmeden insanlar çocuk yapamazlar ki, ben nasıl bilebilirim babamın evlendiğini?" İyi ama o güne kadar neden durmadan babamın evlendiğini anlatmıştım herkese? Dedemden üzüm koparmak için olmasın?

       Çocukluk bitip ilkokul çağım geldiğinde olaylar daha net.  İlk gün defterimi büyük harflere yazdığım yazıyla doldurmuştum. Öğretmen olmadığı için sınıfa amcam bakıyordu ve defterime bakarak yazmam için bir satır yazdı. Avludaki iğde ağacının altında annem yazdığım her satırı seslice okudu: "MUSTAFA ALPASLAN" Hayretler içindeydi. Neden koskoca sayfaya aynı şeyi yazarak ziyan etmiştim. "Eyvah!" demişti. Oğlumda öğrenme güçlüğü mü var?

    İlkokul esnasında her şiiri ezberledim. Her konuya çalıştım, ama söylemekte zorlandığım her kelimeyi defalarca tekrar ettim. Hazreti Alinin cenklerini ezberledim, her fırsatta anlattım. Bir şekilde olaylarla öğrendiklerimi birleştirme yöntemi keşfettim. Orta okulda ise dayımdan defter tutma tekniğini öğrendim Bu bana hayli yol kazandırdı. Öğretmen okulundan sonra ise birden tutulmaz oldum. Sanki sağlam bir depocu beynimin içini her an ulaşılabilir bir şekilde düzenleyip her durumda başkalarını hayran bırakacak çıkışlara başladı. Sanki zeka dediğimiz şey, beyin dediğimiz bir deponun içinde aradıklarınızı bulabilme yeteneğimiz. Hey depocu kardeş! Bu dağdan öteki dağa nasıl uçulur? Son olarak toparlamak gerekirse:

    1. Okuduğum zaman bilmediğim kelimeleri derhal öğrenmek.

    2. Söylemekte zorluk çektiğim kelimeleri defalarca tekrar ederek akıcı bir hale getirmek.

    3. Aynı test kitabını değişik zamanlarda en az üç kere çözerek gelişmeleri takip etmek.

    4. Okuma esnasında ilerde lazım olabilecek tarih, tarif, formül ve benzeri noktaları aklımda tutmak, tutamayacaksam bir kenara yazmak.

    5. Okuduğumu veya dinlediğimi daha önceki öğrendiklerimle kıyas etmek.

    6. Öğrendiklerimi irdelemek. Gecenin bir saatinde veya münasip bir zamanda öğrenilmesinde fayda gördüğüm kısımları gözden geçirmek.

    7. Öğrendiklerimden imtihan edileceğimi ya da bir kişiye guruba anlatacağımı, konuya hiç aşina olmayan veya uzman birisine gerekli açıklamayı yapabileceğim konusunda emin olacak kadar üstüne gitmek.

    8. Bir problemde veya çalışmada girdileri, bileşenleri, elemanları değiştirip mevcut durumlara olan farkları ortaya çıkarmak.

    9. Fizik ya da mühendislik çalışmamak, ezberlememek. Problemleri inceleyip formülleri çıkarmak, daha önceki çözümleriyle karşılaştırmak.

    Yukarıda dokuz maddede topladığım özetleme size ışık tutar mı bilmem.  Ölçmeden, biçmeden, tartmadan ne gözüme, ne kulağıma ne de beynime güvenirim. Toprağı asla aldatamazsınız. Zamanı gelince: Su, gübre, ilaç, sürme, ikileme, tırmıklama, kesek kırma, zamanlama, ot yolma, çavdar çekme, işlemlerinden birini bile yapmazsanız sizi affetmez ve telafisi de yoktur.

    İnsan kelimelerle düşünür, mühendis terimlerle! Mühendislik terimlerini, birimlerini, determinizmi ne kadar biliyorsanız, uyanıksanız o derece başarılı olursunuz. Siz benim yazdıklarımı o kadar ciddiye almayınız derim. Neden mi?

    Ben zeki bir insan mıyım ki süper zeka nasıl olunur diye ahkam kesiyorum. Adamın 4.0 ile mezun olduğu okula on altı yıl gitmişim. Adam bir cümle ile saltanat sürmüş, en az yirmi konuda benimle aşık atamazken ülkenin kaderine oynamış, pir olmuş zikir edilmiş, Konya eşrafını bağlamış, Konyalı ben ilkokuldan öteye yol bulamamışım. Sabah nabzımı ölçtüm elli beş, tansiyon altı - on. Etten kemikten yapılmışım ve tek kelimeyle gözü artık toprağa bakan yaşlı bir insanım.

    Ey bu ülkenin çocukları, Gençleri, delikanlıları, iş bilenleri! En kıymetli hazineniz kişiliğinizdir. O kişiliğe sahip olduğunuz sürece sekisiniz, süper zekasınız. En güzel günler sizinle olsun.